28 Oca 2017

Zile Cumhuriyet bayramında Resmi Geçit Alayı


Henüz okula gitmediğim dönemler ki 70’li yılların başına rastlar, Cumhuriyet Bayramları Hükümet Meydanında kutlanmazdı.

Şimdiki Güven Evlerin Yapıldığı Yer ile Orta Çayın arasındaki arazide yapılırdı. Kenarından, köşesinden, ama seyirci, ama katılımcı, herkes bir şekilde bu törene dahil olurdu. Zabıta, polis, diğer memurlar, esnaf, okullar… Kırmızı ağırlıklı üniformalarıyla bandolar, yerel giysileriyle halk oyunları ekipleri. Trampetler, davullar çalar, borazanlar öter… Etrafta afişler, bayraklar, flamalar… Aman ne cümbüş ne temaşa!

Benim en sevdiğim kısım, esnafın geçtiği kısımdı. Büyük şehirlerde büyümüş çocuklara, Cumhuriyet Bayramı, belki sadece askerin, polisin, öğrencinin bayramı gibi gelebilir, ama Anadolu’nun küçük şehirlerinde herkesindir bu bayram. Esnafın da!

Normalde işinde gücünde çalışan, işi olmadığı zaman dükkanının önünde oturan, akıllı uslu, kocaman adamlar, bazıları yaya, bazıları at arabalarının üzerinde olduğu halde, neşeyle, coşkuyla geçerlerdi halkın önünden. Her esnaf grubunun önünde, o gruba ait bir pankart ya da flama olurdu. Hemen ardından da o mesleğin en saygın, en usta kişisi yürürdü.
Böyle dediğime bakmayın, önünüzden geçenin hangi meslek grubu olduğunu anlamak için ne pankarta ihtiyacınız olurdu ne flamaya. Tangır tungur bir gürültü mü duydunuz? Demirciler, bakırcılar geliyor demektir. Ya onların arkasında, etrafa pırasa, havuç atarak geçenler? Tabii ki sebzeciler. Şu at arabasının üstünde sandalyeye oturttuğu zavallıyı tıraş eder gibi yapanın ardından yürüyenler? Berberler. Sonra kalaycılar, efendime söyleyeyim, kunduracılar, semerciler, marangozlar,saraçlar… Top top kumaşlar, çemberler, yazmalarla geçen manifaturacılar. Küçük bir çocuk yorganını dikermiş gibi mizansen yapan yorgancılar. Bir traktör römorkuna kurdukları masalarda yemek ikram eden aşçılar, lokantacılar.
Kızılayın hemşireleri ayrı bir araçta olurlardı,Kızılay amplenleriyle, başlarındaki takkeleriyle bilhassa gençlerin çok ilgisini çekerlerdi

En sevdiklerim en geriden geliyor: Şekerciler. Kimin neresine geldiğine bakmadan atıyorlar halkın üstüne, ipli şekerleri, akide şekerlerini, helvaları… Az önceki cehennemden sonra, cennete düşmüş gibiyiz. Kafamıza gözümüze şeker yağıyor.

Yağmur yağmayan, soğuk olmayan bir Cumhuriyet Bayramı yok hatırımda. Hep yağardı. Hep soğuk olurdu.

Annemlerin zamanında, bayram dönüşü muhakkak sıcak kestane alınırmış Bizim Sinemanın önünden. Ben hatırlamıyorum. Sonra… Sonrası eve dönüş. Sobanın başında, elini ayağını ısıtma.

İlkokul dördüncü sınıfı okurken yeni bir eve taşındık. Yeni evimiz, ana caddenin üzerindeydi. Hal böyle olunca, eskiden bir türlü gidemediğimiz fener alayı, ayağımıza geldi.

Her 29 Ekim akşamı, bir siren sesiyle, bütün mahalle balkonlara üşüşürdük. bağırışırdı çocuklar.

En önde “Kırmızı ışıkları yanıp sönen Polis Jipi”  arkasında bir iki askerî cip, üzeri açık kasasında karşılıklı iki sıra askerin oturduğu birkaç burunlu kamyonet ve en arkada yürüyen iki sıra asker. Bu askerlerin her birinin omuzunda birer ampul vardı. Ampuller, askerler adım attıkça bir yanıp, bir sönerdi. Bir kabloyla birbirine bağlı bu ampullerin güç kaynağı olan Seyyar Jenerator taşırdı. Şu an tek dileğim, fener alayının, yaklaşık bir buçuk, iki saat süren şehir turu esnasında, ara sıra da olsa bu askerlerin değiştirilmiş olması ihtimali.

Fener alayının başladığını duyuran siren sesiyle balkonuna ilk fırlayan, karşı komşumuz olurdu. Fener alayı o kadar ağır ilerlerdi ki bizim evin önünden geçip gitmeleri, rahat on dakika alırdı. Dedem bütün konvoy geçip gidene kadar, gözleri dolu dolu, avuçları patlayana kadar alkışlardı askerleri. Aydınlıklar içinde, huzurla uyusun.

Kasasında askerleri taşıyan kamyonetlerin üzerinde davullar olur, çala çala giderlerdi. Gencecik askerler davulların bu davetkâr sesine kulak asmaz, baştan çıkarıcı ritme rağmen, asla o asil duruşlarını bozmaz, heykel gibi otururlardı.

Evimizin ön cephesindeki caddeden meydana doğru pırıl pırıl, tam bir askerî düzen içinde geçen fener alayı, arka cephemizin baktığı Caddeden geri dönerdi. Ama ne dönüş!

Davullar konusunda değişen bir şey yok. Onlar hâlâ aynı ritimde çalmaya devam ediyor. Fakat o heykel duruşlu askerlere olan olmuş, hepsi ayakta, yakaları bir tarafta, paçaları bir tarafta, hem bağırıyor hem oynuyorlar. En arkadaki askerlerin omuzundaki ampuller, artık başka bir düzen dahilinde yanıp sönüyor. Arada eksikler var. Bazıları var ama yanmıyor. Bazıları hiç sönmüyor.

Son asker de görüşümüzden çıkana kadar bekler, sonra içeri girer, beş on dakika daha güne dair konuşur, televizyonlu zamanlardaysak, bu güne özel gösterilen, İngiliz Kemal, Ateşten Gömlek gibi filmlere dalardık.

70’li yılların ortalarında, Cumhuriyet Bayramı hakkında benim hatırladıklarım bunlar. Kimbilir yaşı daha büyük olanlar ne güzellikler hatırlıyordur.

Hiç yorum yok: