18 09 2011

Zile Yeşilce köyü (Şıheylik köyü)


TarihiYeşilce : İlçenin güney batısında yer alan Yeşilce Köyü, Karşıyaka, Osmanpımarı, Üçköy ve Küçükkarayün köyleri ile komşudur. İlçeye kısa ve uzun iki yoldan gitmek mümkündür. Savcı Köyünden geçen yol 12 km.Üçköyden geçen yol 28 km. dir. Kırlar Tepesi, Kayadibi, Köroğlu ve Çatak ovası ile çevrili olan ve yüksekçe bir tepenin yamacında bulanan köyün rakımı 750 m.dir. Kışın çevre ile bağlantısında güçlük çekilmektedir.
Köyün ilk ismi Gavarcuk’dur. Köyde bulunan evliyadan dolayı ismine Şıheylik denmişse de daha sonra çevrenin yeşillik olması nedeniyle köyün ismi Yeşilce olarak değiştirilmiştir. Malazgirt Zaferinden sonra Oğuz boylarından 12 çadırlık bir Türkmen kafilesinin köye geldiği, Anadolu’nun manevi mimarlarından ve Horasan erenlerinden yedi kardeşin en büyüğü olan Şeyh Mehmet Efendinin buraya gelerek yerleştiği, halen köyde yaşayan ve Topçular denilen ailenin Şeyh Mehmet soyundan olduğu rivayet edilmektedir. Yeşilce, ilçemizde Çeltek, Karaşeyh, Şeyhnusrettin gibi ilk yerleşim birimi olan köy-lerimizdendir.

Köyün eski Zile-Yozgat kervan yolu üzerinde bulunması buranın bir zamanlar çok önemli yerleşim merkezi olduğunu göstermektedir. 96 handen ibaret olan köyde, geliri tarım ve hayvancılığa dayanan köyde 60 traktör mevcuttur. 400 büyükbaş, 800 küçükbaş hayvan bulunmakta az da olsa arıcılık yapan ve kümes hayvanı besleyenlere rastlanmaktadır.
Arazinin yetersizliği nedeniyle kentlere göç görülmektedir. Yurt içinde ve yurt dışında çalışmaya gidenler çoktur. 1960 yılında öğretime başlanan ilkokula, 1991 yılında Devlet-Vatandaş işbirliği ile ek derslik ve lojman ilave edilmiştir. Sağlık sorunları 1987 yılında Devlet-Vatandaş işbirliği ile yapılan sağlıkevinde giderilen köyde, nüfus planlaması yok denecek kadar azdır. Gerekli hallerde tedavi için ilçeye gidilmektedir.
Ziyaret olarak bir türbe ve kırklar tepesi denilen bir mevkii bulunur. Bu tepede kırk ermişin yattığına inanılır. Köyün içindeki türbede yatan Şeyh Mehmet Efendi ile ilgili değişik efsaneler anlatılmaktadır. En yaygın olanı şöyledir: “Şeyh Mehmet icazetini almak için Amasya’daki şeyhe gitmiş, mütevazi bir kişiliği olduğu için sona kalmış, icazeti veren “Şeyh, “gel bakalım Mehmet ne kerametin var göster” demiş. Şeyh Mehmet, binanın direğini tutmuş, sallamış.
Direkle beraber bütün bina sallanmaya başlayınca,Amasya’daki Şeyh, Şeyh Mehmet Efendiye, tamam şeyhim tamam, iyilik bulasın şıhım “diye bağlılığını bilidirmiştir. Köyün adının; Şeyhe izafeten, ŞIHEYLİK olduğu söylenmektedir. Köydeki türbe Selçuklu dönemi mimari özelliği taşır. Çatının iç düzeni, duvarlarındaki resimler ilgi çekicidir. Türbede bayrak ve sancak bulunmaktadır. Şeyh Mehmet Hz. ait geyik derisine yazılı bir şecere ve türbenin icazetnamesi bulunmaktadır.
Şecere aynı köyden Mahmut Tekin tarafından korunurken, şecerenin Türkçesinin Mehmet Yücel isimli kişide bulunduğu söylenmektedir. Karakedi ve baykuşun uğursuz sayıldığı köyde günlerin uğursuzluğuna inanılmaz. Akraba evliliği yaygın olan köyde düğünlerde damadın traş edilmesi, gelinin ata bindirilmesi geleneği sürmekte olup, kız kaçırma olayına rastlanılmaz. Kan davası bu gün de devam etmektedir.
Köyün tarihi şelçuklular a kadar gitmektedir. köyün bilinen en eski ismi gavarcuk tur.Daha sonra halen köyde türbesi de bulunan, Horosan erenlerinden olan Şeyh Mehmet Efendi zamanında köyün ismi şeyheylik olmuştur. Cumhuriyetle köyün ismide değişmiş ve Yeşilce olmuştur.
Kültür
Köyün kendine özel gelenekleri yoktur bölgenin gelenek ve görenekleriyle benzer özellik ler taşımaktadır.

COĞRAFYA
Tokat iline 85, Zile ilçesine 18 km uzaklıktadır. Ayrıca ilçeye 9 km mesafeli ikinci bir yolu da mevcuttur.

İKLİM
Köyün iklimi, karasal iklim etki alanı içerisindedir.

NÜFUS
YILLARA GÖRE KÖY NÜFUS VERİLERİ
2000 561
1990 739
1985 625

EKONOMI
Köyün ekonomisi tarım ve hayvancılığa  dayalıdır. Ayrıca köyde yaşayan yaşlıların bir çoğu şeker fabrikalarından emeklidirler. Son yıllarda tarım ve hayvancılığın azalmasıyla köyden büyük şehirlere göç yaşanmakta ve köyün nüfusu her yıl azalmaktadır.

ALTYAPI BİLGİLERİ
Köyde ilköğretim okulu vardır. Köyün hem içme suyu şebekesi  hem kanalizasyon şebekesi vardır. PTT şubesi yoktur ancak PTT acentesi vardır. Sağlık Ocağı ve sağlık evi vardır. Köye ulaşımı sağlayan yol asfalt olup köyde elektrik  ve sabit telefon vardır.

İLETİŞİM
Başkan Necati AKAR – Tel.: 0532 634 64 28
Başkan Yardımcısı Osman TEKİN – Tel.: 0532 409 17 80

Zile Küçükközlü Köyü

Küçükközlu : Kuruluş tarihi kesin olarak bilinmeyen köyün ilk kurucusunun isa isminde bir kişi olduğu rivayet edilmektedir. Bu yüzden köyün ilk adı İsayı Sağır'dır. İsa Köyü diye de anılan köyün adı sonradan Küçüközlü Köyü olarak değiştirilmiştir. İlçenin güneyinde yer alan Küçüközlü Köyü, Alıçözü, Çiçekpmarı, Üçkaya ve Yalınyazı Kasabası ile komşudur. İlçeye 35 km. mesafededir. 120 haneden ibaret olan köyde, 1939 yılında geçici bir binada başlayan eğitim hizmetleri, 1969 yılında Devlet tarafından yapılan yeni binaya nakledilmiştir. Halen 80 öğrenci öğrenim görmektedir. Okur-yazar oranı % 90 olan köyde yüksek tahsil yapan 30'dan fazla kişi vardır. 300 dekarı kıraç, 2000 dekarı sulanabilir arazide; buğday, arpa, baklagiller ile sanayi bitkileri yetiştirilmektedir. 500 küçükbaş, 400 büyükbaş hayvan bulunan köyde modern usullerle arıcılık yapan aileler de mevcuttur. Camii, okulu, telefonu ve Sağlık evi bulunan köyde sağlık sorunları ilçede çözümlenmektedir. Halk arasında geceleyin evden hayvan yiyecek ürünleri çıkarılırsa, bereketin kayıp olacağına; iki kadın arasından geçen şahsın evlenemeyeceğine; kapı eşiğine oturan şahsın ekonomik sıkıntıya düşeceğine inanılır. Ulaşımı taksi ve minübüs ile yapılan köyde günlük gazetelerin sürekli okunduğu ve gençler arasında futbolun sevildiği görülmektedir

Zile Üçkaya Köyü

           Üçkaya : İlçenin güneyinde bulunan Üçkaya Köyü, Alıçözü, Çiçekpmarı, Evrenköy ve Çekerek ilçesinin Hanözü Köyleri ile komşudur. Köy ismini yakınında Üç Öbek halinde bulunan tabii kaya kümelerinden almıştır. İlçeye 23 km. mesafede olan köyün ulaşım sorunu bulunmamaktadır.
           1600 yıllarında Beydilli Aşireti tarafından kurulduğu ve köye ilk yerleşen ailenin de Salih oğulları ailesi olduğu söylenmektedir. 116 haneden ibaret olan köyde, 1958 yılında Devlet tarafından yaptırılan okul binasında başlayan eğitim öğretim, 1990 yılında Devlet-Vatandaş işbirliği ile yapılan 5 derslikli 3 lojmanlı okulda devam etmektedir. Köyde okur-yazar oranı % 70 'dir.
           Tamamı kıraç olan 10.000 dekara yakın arazide buğday, arpa, mercimek ve nohut yetiştirilir. 90 traktör mevcut olup,arazi meyilli olduğu için karasabanda kullanılmaktadır. 1500 küçükbaş ve 1000 büyükbaş hayvanı bulunan köyde, hayvancılık gelişmiştir. Hasat mevsimi dışında çevre il ve ilçelerde işçi olarak çalışan pekçok kişi vardır. Okulu, otomatik telefonu, elektriği mevcut olan köyde halk içme suyunu umumi çeşmelerden temin eder.
          Sanda ve Fırdıklı isimli kutsal sayılan yerler halk tarafından ziyaret edilir. Köy halkı sağlık sorunlarını Yalınyazı'daki sağlık ocağına ve ilçeye giderek çözümler. Ancak mecbur kalmadıkça doktora gidilmeyen köyde nüfus planlamasına hiç uyulmamaktadır. Kız kaçırma olayları yaygın olan köyde Üçpeş önlük, belbağı, saç bağı, fes, elmalı, kadınların günlük kıyafetlerindendir.

Zile Kuzualan Köyü

Kuzualan : İlçenin kuzey batısında bulunan Kuzualan Köyü; Karacaören, Büyükkozluca ve Küçükkozluca köyleri ile komşu olup, Amasya İl sınırındadır. 1900 yılında köye ilk yerleşen ailelerin Göğhıdırlar, Sakalıoğulları ve Karabaşoğulları olduğu söylenmektedir. Bu aileler ilk defa köyün kuzey tarafındaki güneş görmeyen bir mevkiiye yerleşmişlerdir. Güneş görmeyen yere halk arasında "Kuz" denilmesinden dolayı buraya güneş görmeyen alan anlamında "Kuzualan" denildiği ve köyün adınında buradan geldiği sanılmaktadır. Ormanlık bir alanda bulunan köyün ilçeye uzaklığı 31 km. rakımı 900 m.dir. Yolu bozuk olan köyde ulaşım kış ve bahar aylarında güçlükle yapılmaktadır. Akçaağaç isimli bir mezrası vardır. 1938 yılında meydana gelen deprem köyde büyük hasar yapmıştır. 110 haneden ibaret olan köyde, geliri tarım ve hayvancılığa dayanan köyde tarım kısmen modern usullerle yapılmakta olup, halen ilkel usullerden karasaban da kullanılmaktadır. Arazinin tamamı kıraç ve meyilli olan köyde verim düşüktür. Bu nedenle kentlere göç görülmektedir. Bu kıraç arazide arpa,buğday, fiğ, nohut ve mercimek yetiştirilmektedir. Meraya bağlı hayvancılığın yapıldığı köyde 250 büyükbaş, 150 küçükbaş hayvan mevcuttur. 1960 yılında Devlet- Vatandaş işbirliği ile yapılan bir ilkokul mevcut olup, 120 öğrencisi vardır. Köyün okuma-yazma oranı açılan kurslarla % 60 civarına çıkarılmıştır. Tedavi için ilçeye gidilen Kuzualan'da nüfus planlaması yok denecek kadar azdır. Yeni yapılan evlere uğur getirmesi için nazar boncuğu veya hayvan boynuzu asılır. Kadınlar, üçpeşli iç saya, dış saya, önlük, fes, elmalı gibi yöresel kıyafetler giyerler. Boncuktan yapılan süsler ve saça bağlanan saç bağı, köy kadınları tarafından örülür ve takılır. Köyün ilçe ve çevre köylere uzaklığı nedeniyle doğa üstü inançlara rastlanılır. Özellikle çobanlarda görülen bir inanışa göre, sancılanan hayvanın üzerinden üçkez şapka geçirildiğinde hayvanın iyi olacağına, vücudu su toplarsa manda dışkısıyla yıkanarak tedavi olacağına inanılır. Ancak bu tür olaylara herkes itibar etmez. Geleneklere göre gelin mutlaka ata bindirilerek götürülür. Birden çok evliliğe ve kan davasına rastlanılmaz.

Zile'de Milli Mücadele Dönemi

Atatürk'ün Samsun'a çıkışından 5 ay sonra Zile'den padişaha telgraf çekilerek bağlılık belirtildikten sonra Ferit Paşa Kabinesi'nin yurt çıkarlarını koruyamadığı, bu kabineye milletin güveninin kalmadığı, yurdun güvenliğe kavuşmasını sağlamak için bu hükümetin hemen görevden uzaklaştırılarak yeni bir hükûmetin iş başına getirilmesi gerektiği belirtilmiştir. Kurtuluş Savaşı'nın başından sonuna kadar Millî Mücadele sırasında Zile halkı Kuvva-i Milliyeciler'in yanında yer almıştır.

Postacı Nazım kendisini kanunun kovuşturmasından kurtarmak amacıyla saklanmak için Yıldızeli civarındaki köylerden birine gelerek, adres değiştirmiştir. Yıldızeli, Akdağmadeni arasındaki köylerde dolaşarak İstanbul Hükümeti lehine propaganda yapmaya başlar. İlk isyan telkilâtını bu bölgede kurar. Kurduğu kuvvete Halife Ordusu adını takmış, Yozgat Beyleri ve Çapanoğulları ile temasa geçmiştir. İsyancıların Boğazlıyan başarısı bazı isyancıların Zile etrafında genişleme heveslerini arttırmıştır.

Bunun üzerine 3 Haziran 1920'de Çorum Müfrezesi 130 kişilik bir kuvvetle Zile'ye isyancıların üzerine gönderilmiştir. Postacı Nazım'ın 150 atlı, 200 piyadelik üstün gücü karşısında müfreze kaleye savunmaya çekilmiş ve 5 gün isyancılara karşı direnmiştir. 7 - 8 Haziran 1920'de 200 kişilik birlik Zile'nin doğusundaki Bağlarpınarı Köyü'ne gelir. Asi kuvvetler geri çekilmek zorunda kalır. Şehirde kıstırılan asilere 11 Haziran günü teslim olmaları için müddet verilir. Asilerden teslim olmaları ile ilgili beklenen cevap gelmediği için millî güçler mecburen Zile'yi bombalamaya başlarlar. Akşama doğru her taraftan teslim olmak için bayraklar çekilir. Yakalananlar ve ve bunlardan 50 kişi askerî mahkemeye verilir ve 22 kişi ölüm cezası ile cezalandırılır.Asiler çekilirken Zile'de büyük bir yangın olur ve şehrin üçte ikisi tamamen yanar. Zile isyanı olarak bilinen olaylar aslında Zile dışında gelişen isyan hareketleridir. Zile'nin ele geçirilmesi söz konusu olup, hareket yanlışlıkla Zile halkına maledilmiştir.

Süreyya Hami ŞEHİTOĞLU'nun Yazdığı   kitap Zilenin tarihine ışık tutan önemli bir belgeseldir.
1983-Ankara
Yazarı: Eski Zile Kaymakamı
Süreyya Hami ŞEHİTOĞLU

Abdal Musa Zile

Zile Emirören Köyü’ndeki Türbesi

Bilindiği gibi Abdal Musa, en tanınmış Anadolu erenlerindendir. Abdal Musa’nın doğum ve ölüm tarihleri bilinmemektedir. Onunla ilgili bilgi veren kaynaklarda da bir açıklık yoktur.

Âşıkpaşaoğlu Tarihi’nde söylendiğine göre, Abdal Musa, Bursa’nın alınmasında bulunmuş, başına bir ak börk giyerek yeniçerilerin arasına katılmıştır. Bursa 1326’da alındığına göre Abdal Musa, o dönemde savaşa girebilecek bir çağda demektir. Yine I. Murat (1362 - 1389) döneminde yaşayan ünlü erenler sayılırken Abdal Musa da erenler içinde zikredilir. “Dervişlerde Abdal Murat, Abdal Musa, Mehmed-i Küşteri ve Baba Postunpuş vardı. Bunların hepsinin kerametleri zahir olmuştu. Duaları kabul olunur azizlerdi.” ifadesi kullanılır.

Bu alıntı, Abdal Musa’nın 14. yüzyıl ortalarına doğru yaşadığını, ünlü bir ermiş (aziz) olduğunu gösteriyor. (İsmet Zeki Eyüboğlu : Abdal Musa - İstanbul 1991: 35)

Yine Âşıkpaşaoğlu Tarihi’nde Abdal Musa ile ilgili şu bilgiler vardır :

“Hacı Bektaş, nesi varsa Hatun Ana’ya emanet etti. Kendi saf bir azizdi. Şeyhlik'ten, Müritlik'ten vazgeçmişti. Abdal Musa derler bir derviş vardı. Hatun Ana’nın dostu idi. O zamanda Şeyhlik, Müritlik asla ortaya çıkmış değildi. Silsileye dahi aldırmazlardı. Hatun Ana, Hacı Bektaş’ın üzerine mezar yaptı. Bu Abdal Musa, geldi bunun üzerinde nice gün kaldı. Orhan devrinde (1326 - 1362) gazalar etti. (...) Bektaşîler'in giydiği bu ak börk, Orhan Gazi zamanında Bilecik’te ortaya çıktı. Bektaşîler'in bir şeyhleri vardı, Abdal Musa derlerdi. O Abdal Musa, sebep olmuştu. Abdal Musa, Orhan zamanında gazaya geldi ve yeniçerilerin arasında nice zaman yoldaşlık edip yürüdü. Bir yeniçeriden aldığı börk vardı. “İşte ben de gaziler tacını giyip geldim diye haylice de övündü.”
Âşıkpaşaoğlu’nun tarihindeki cümleleri özetlersek, Orhan Gazi zamanında savaşa katıldığını, yeniçerilere yoldaşlık ettiğini, Hacı Bektaş Veli’ye bağlı olduğunu görürüz. (Musa Seyirci : Abdal Musa Sultan - İstanbul 1992)

Âşıkpaşaoğlu 1393 - 1481 yılları arasında yaşadığına göre, kendi doğumundan en az altmış yıl önceki olaylardan söz ediyor demektir. Bu durumda Abdal Musa ile ilgili bilgileri kesin olmasa bile büsbütün yanlış sayılmaz.
Abdal Musa’nın Türbe ve Makamları :
İ. Zeki Eyüboğlu, Abdal Musa’nın türbe ve makamları hakkında şu bilgiyi vermektedir :
“Abdal Musa’nın biri Bursa, diğeri Antalya’nın Elmalı İlçesi’ne bağlı Tekke Köyü’nde olmak üzere iki mezarı vardır. Bursa’dakinin mezar değil makam olduğu söylenir. Bektaşîler, genellikle Tekke Köyü’nü benimsemişlerdir.” (Eyüboğlu, age., s. 36)
Musa Seyirci de bu konuda şu bilgileri vermektedir :

“Bu güzel insanın yaşamı ile ilgili bilgiler kaynaklarda oldukça azdır. Kimi araştırmacılar, onun Elmalı’nın Tekke Köyü’nde, kimileri ise Bursa’da ve Manisa’da yattığından bahsederler. Bektaşî söylencelerine göre Abdal Musa, Ahmet Yesevî’nin halifelerindendir. Horasan erenlerindendir. Soyu Hz. Peygamber’e bağlanmaktadır. Babası Hasan Gazi’dir. Abdal Musa’nın dedesi, Haydar Ata ise Hacı Bektaş Veli’nin amcasıdır. Böylece Hacı Bektaş Veli’ye de akrabadır. Annesi Ana Sultan, kız kardeşi Hüsniye Bacı'dır. Anne ve kız kardeşinin mezarları Elmalı’nın Tekke Köyü’nde, Abdal Musa Tekkesi’ndedir. (Seyirci, age., s.21-22)
Emirören Köyü’ndeki Makamı :

Görüldüğü gibi Anadolu’da Abdal Musa’ya ait birden çok türbe ve makam bulunmaktadır. Bunlardan biri de şimdiye kadar kimsenin dikkatini çekmeyen Zile yakınlarındaki makamıdır. Sevgili dostum Musa Seyirci, “Abdal Musa Sultan” adlı eserini yazmadan önce benim de katkıda bulunmamı istedi. Ben de kendisine Abdal Musa’ya ait bir makamın, Zile yakınlarındaki Emirören Köyü’nde bulunduğunu söyledim. Sevgili Musa Seyirci, adı geçen eserinde şöyle demektedir :

“Yine, Zile İlçesi’nin Emirveren Köyü’nde, üretken ve çalışkan dostumuz Kutlu Özen’in belirttiğine göre, Zile ile Turhal arasındaki yol üstünde, Zile’ye 10 km uzaklıktaki sapakta, Emirören Köyü’nün yakınında toplama taşlardan oluşan bir mezarı vardır. Bu mezar, Abdal Musa mezarı olarak anılmaktadır. Yakın köylüler, adak için buraya gelirler. Zile Kaymakamlığı’nın bana yazdığı yazıda Abdal Musa’nın mezarının olduğu köyün adı Emirveren, Kutlu Özen’in notlarında ise köyün adı Emirören olarak geçmektedir." (Seyirci, age., s.32).
1988 yılında vermiş olduğum bilgilerin üzerinden 13 yıl geçti. Bu makalemi yazmadan önce Sivas Meslek Yüksek Okulu Halıcılık Desinatörlüğü Bölümü'nde okuyan öğrencim Tuğba Türkmen’i 29 Ekim 2001’de Emirören Köyü’ne gönderdim. Öğrencim, türbenin fotoğraflarını çekti ve yeni bilgilerle Sivas’a döndü. Tuğba Türkmen’in vermiş olduğu bilgiler, özetle şöyledir :

“Türbe köy mezarlığı içindedir. Yakın yıllara kadar toplama taşlardan ibaret bir mezar olduğu halde 1990’lı yıllarda türbe haline getirilmiştir. Türbenin yanında misafirhane, yemek pişirme yeri ve Cemevi bulunmaktadır. Her yıl 26 Ağustos’ta Abdal Musa’yı anma törenleri yapılmaktadır. Tokat’tan ve çevre ilçelerden yüzlerce kişi gelmektedir. Adak kurbanları kesilmektedir. Semah gösterileri yapılmaktadır. Gelen misafirler, kurban etleriyle pişirilen yemeklerle ağırlanmaktadır. Bütün adak yerlerinde olduğu gibi türbenin karşısına düşen dilek taşına, dilek dileyerek taş yapılmaktadır. Mum yakılmaktadır; çalılara paçavra bağlanmaktadır. (Tuğba Türkmen, Cumhuriyet Üniversitesi, SMYO, Halıcılık Des. Böl. Öğrencisi, Emirören Köyü’ndeki 29 Ekim 2001 tarihli derleme.)

Abdal Musa’ya Ait Diğer Adak Yerleri :
Abdal Musa Koruluğu : Türk halkının çok sevdiği, bu ulu Alp-Eren’in Divriği ilçesinde de bir koruluğu bulunmaktadır. Bu koruluğa, Abdal Musa Koruluğu denilmektedir. Adak yeri, Bayırüstü (Timisi) Köyü’ndeki küçük bir koruluktur. Ağaçları kutsal sayılır; ancak Abdal Musa törenlerinde kurban etlerini pişirmek için koruluğun odunlarından faydalanılır. Abdal Musa törenlerinde korudaki kuru ağaçlar kullanılır. İnanışa göre yaş ağaç kesilirse, ağaçtan insan kanına benzeyen bir su çıkarmış. (Kutlu Özen: Sivas ve Divriği Yöresinde Eski Türk İnançlarına Bağlı Adak Yerleri - Sivas 1996: 100)

Abdal Musa Düşeği : Divriği İlçesi köylerinde bu adı taşıyan üç adak yeri bulunmaktadır. Bunlardan ikisi Kekliktepe Köyü’ndedir. İlki Ali Baba Mezarlığı içindeki sembolik bir mezardır. Kutsal günlerde ve gecelerde mum yakılır. İkincisi Kekliktepe, Karakale yolu kenarındaki bir tarlanın içindedir. Küçük bir taş yığınıdır. Abdal Musa’ya ait diğer bir adak yeri de Eşke (Dikmeçay) Köyü’ndedir. Tebit Hızır ziyareti yakınındadır. Bu düşek / adak yeri 1950’li yıllara kadar ziyaret edilmekteydi. (Özen, age., s. 207)

Dut Eren : Adak yeri Divriği ilçesine bağlı Sevir Köyü’ndeki ulu bir dut ağacıdır. Abdal Musa Curbing sırasında yemek pişirilirken kurumuş dallarından faydalanır. Burası köye gelen bir dede tarafından adak yeri olarak sunulmuştur. (Özen, age., s. 158)

Abdal Musa’nın Askerleri : Divriği’ye bağlı Hargün Tuzlası’nda 80 tane dikilitaş vardır. O çevrede bu dikilitaşlara “Abdal Musa’nın Askerleri” derler. (Seyirci, age., s. 33)
Sonuç :

Bir kez daha vurgularsak, Abdal Musa’nın mezarı, Elmalı İlçesi’ndeki Tekke Köyü’ndedir. Ancak, ona duyulan büyük saygıdan dolayı Anadolu’nun çeşitli yerlerinde ve özellikle Divriği yöresinde Abdal Musa’ya ait makamlar, sembolik mezarlar bulunmaktadır.

Cem, 36 (2002) 119: 15.
Makale : Kutlu ÖZEN
http://www.alewiten.com/emiroren.htm

BAŞKAN VİDİNEL’İN TURİZM HAFTASI İLE İLGİLİ BİLDİRGESİ

Tokat’ın Turizmde Giriş Kapısı Zile

Zile 7 bin yıllık geçmişiyle bir tarih, kültür, eğitim, medeniyet kenti. Zile; okşanmayı, sevilmeyi, korunmayı bekleyen, betonlaşmaya direnen 3600 “ Zile Evleri” ile Osmanlı kenti. Zile Roma’dan binlerce kilometre yolu, sahiplenme arzusu ile yürüyen, Pontus’lulardan aldıktan sonra övüncünü, tarihin en veciz, en kısa mektubuyla “ Veni-Vidi-Vici” diye bilinen Sezar’ın gözde kenti.
Zile Anadolu’da bize miras kalan en güzel, en bakımlı Roma kalesinin bulunduğu kent. Zile Bağlarıyla, bahçeleriyle, kirazıyla, üzümüyle, ülkemizin en leziz beyaz pekmeziyle, Anadolu insanının tüm sıcaklığıyla misafirlerini ağırlamaya, ikramlarıyla hazır bir kent. Ortaya koyduğumuz 25 yıllık yol haritasıyla, oluşturduğumuz vizyonla, taşıdığımız misyonun, takım ruhuyla farkındayız. Hızla değişiyor ve gelişiyoruz.Bizi biz yapan değerlerimize sahip çıkarken, çağdaş dünyaya uyum sağlıyoruz.Güzel Zile’miz Orta Karadeniz’in cazibe merkezi, Anadolu’nun parlayan yıldızı.Tokat’ın turizmde giriş kapısı.Hedef kitlemiz Amasya’ya gelen turistler Amasya’dan Zileye,Ballıcaya,Tokat’a, Niksar’a doğru destinasyon içinde bölgemizi turizme açmak için çalışıyoruz.
Binlerce yıllık tarihin 1 günde görüleceği, yaşamaya değer Zile’de halkımızla birlikte hayatı paylaşmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Hepimiz aynı kilimin nakışlarıyız. Yaratılanı severiz yaratandan ötürü. Halkımızla; Elele, omuz omuza sevgiyle bakıyoruz birbirimize ve dünyaya. Taş üstüne taş koyuyoruz. İnsanların yaşam kalitesini yükseltmek için, yapılmayan hizmetleri yapıyoruz. Anadolu’yu bize Türk yurdu yapan alperenlerimizle, erenlerimizle her sokakta, her köşe başında birlikteyiz.
Hizmet ve hassasiyetle sürekliliğin ne kadar önemli olduğunun farkındayız. Hizmetlerimiz şehrimize halkımıza borcumuzdur. Hacı Bayram-ı Veli’nin işaret ettiği “şehriyle birlikte olma” hassasiyetinden, sevdasından, heyecanından hiç vazgeçmedik. Her şey Zile için, Her şey halkımız için, Her şey Türkiye için

Zile'nin Milli Güreşçisi İbrahim BOZDAĞ

İbrahim BOZDAĞ

Evet, bizim Zile'mizden de güreşçi çıkmıştır.
En son 1982'de Antalya Elmalı Yağlı Güreş Üçüncüsü olan İbrahim BOZDAĞ bu sene de büyük bir gayretle güreşlere hazırlanıyor. Kendisiyle görüştüğümüz İbrahim BOZDAĞ bize şu açıklamada bulundu.
1960 Zile doğumluyum. Spor hayatıma Zile'de başladım. Çeşitli müsabaka ve törenlerde gösteri yaptım. 1975 yılında Tokat'ta açılan Spor Eğitim Merkezi güreş seçmelerine girerek güreş minderi hayatıma başladım ve ilk müsabakamda 1976 yılında yıldızlar Türkiye 4'üncüsü oldum. Halen Şekerspor Kayseri Takımı'nda 82 kg olarak spor hayatımı sürdürüyorum.
Hocam 1967 - 1968 Avrupa Şampiyonu Mehmet ESENCELİ ilk hocam, Hüseyin AKBAŞ ve Mehmet GÖÇER hocalarımın nezaretinde çalıştım. Birçok müsabakalarda başarılı maçlar çıkararak Genç Millî Takım kamplarına kadar yükseldim. Derecelerim şöyle :

1977 Türkiye 3'üncüsü
1978 Gençler Grup Şampiyonluğu
1978 Gençler Türkiye 3'üncüsü
1978 Büyükler Grup Şampiyonu
1979 Gençler Türkiye 2'ncisi
1980 Gençler Türkiye 4'üncüsü
1981 Uluslararası Yaşar Doğu Serbest Güreş Şampiyonası 2'ncisi
1981 100. Yıl Uluslararası Atatürk Şampiyonası 2'ncisi
1982 Büyükler Türkiye Karakucak Şampiyonası 2'ncisi

İBRAHİM BOZDAĞ DÜNYA ÜÇÜNCÜSÜ OLDU
Dünya Veteranlar Güreş Şampiyonası'nda hemşerimiz İbrahim Bozdağ, 97 kiloda dünya 3.sü oldu.
Tarih : 18 Ağustos 2009
Dünya Veteranlar güreş şampiyonası pazar günü sona erdi. 14-16 Ağustos tarihleri arasında Ankara’da ASKİ Spor Salonunda yapılan Dünya Veteranlar güreş şampiyonasında 97 kiloda hemşerimiz İbrahim Bozdağ Dünya üçüncüsü oldu. Serbest stilde gerçekleştirilen şampiyonaya 35 ülkeden toplam 400 sporcu katıldı. Türkiye'nin 90 sporcuyla mücadele ettiği şampiyonaya İran 150 sporcusu ile geldi. 5 farklı yaş kategorisinde düzenlenen şampiyonada, 35-40 yaş arası sporcular (A) kategorisinde, 41-45 yaş arasında olanlar (B) kategorisinde, 46-50 yaş arası (C) kategorisinde, 51-55 yaş arası (D) kategorisinde, 56 yaş ve üstü ise (E) kategorisinde mücadele verdi.

Veteranlar Serbest Güreş Dünya Şampiyonası'nda C gurubunda 97 kiloda güreşen hemşerimiz İbrahim Bozdağ kilosunda 8 ülkeden 12 sporcu ile mücadele etti. Hemşerimiz İbrahim Bozdağ ilk turda Polonyalı ikinci turda Rus güreşçiyi yenerek grubunda final maçına çıkmıştır. Grup finalinde İranlı güreşçiye maalesef sayıyla yenilerek birincilik şansını kaybetti. Daha sonra yapılan üçüncü ve dördüncünün belirlendiği son mücadelede ise Rus rakibini sayıyla yenerek, Ülkemize ve Zile'mize Dünya üçüncülüğünü getirdi.

ZİLESPOR'UN TARİHÇESİ

Araştırma : İlyas TEKKÖKOĞLU
(Türkiye Gazetesi Şirin ZİLE İlâvesi - 1983)
1932 yılında Rahmetli Fevzi ÇAKMAK Paşa Zile'mize teşriflerinde Zile Gençlik Kulübü'nün kurulmasını emretmişlerdir.
Zile Gençlik Spor Kulübü 1932 - 1933 yıllarında Hami Paşay, Osman Özbilgin, Reşat Akman, Memduh Çamsoy, Abdullah Alp, Ahmet Hacıbaloğlu, Hankeri Giray, Bahri Akbay, Feyzi Eken, Muharrem Alacalı ve Mesut Göynücekli'nin Kurucu Yönetim Kurulu'nda vazife aldıkları tahmin edilmektedir.
1932 - 1933 sezonunda ilimiz Tokat Futbol Takımı'na karşı çıkmış olan takımımızda Osman Hacıbaloğlu, Abbas Alacalı isimlerine rastlanmakta. Bu ilk maçta seyircinin azlığı ve şimdiki Tokat'ın Tekel Binası'nın bulunduğu yerde bir tarlada oynandığı söylenmektedir.
1936 senesinde Zile Gençlik Spor Kulübü Tokat Bölgesi'nde ilk şampiyonluğunu almış ve bu seneden sonra çeşitli nedenlerle 1973 senesine kadar şampiyonluk alamamıştır.

Türkiye ilçelerinin hiç birinde salon yokken Zile Gençlik, basketbolda üç defa Bölge Şampiyonluğu'nu kazanmış ve o senelerde grup maçlarının elemeli oynanması sebebiyle ilk maçını Galatasaray'la oynadı ve yenilerek elendi.

1978 yılında Zile Gençlik Spor Kulübü'nün karşısına Esnafspor Kulübü kuruldu. O sıralarda anarşik olaylardan bu iki kulübümüzü kurtarmak için bu iki kulüp birleştirildi ve şimdi Tokat Amatör I. Küme'de mücadelesini daha bir güçlü sürdüren ZİLESPOR doğdu.

Bugün Stadyum'u ve Kapalı Spor Salonu bulunan bir Zile vardır. Bundan böyle temennimiz 1983 - 1984 sezonunda maçların deplasmanlı olarak yapılmasıdır. Senelerdir maç seyretme zevkinden yoksun kalan Zile'nin sporsever halkı da Zilespor'un bundan sonraki başarılarını paylaşma imkânına sahip olurlar.

Dursun Önkuzu

ZİLELİ BİR ÜLKÜCÜNÜN “DURSUN ÖNKUZU” İLE İLGİLİ BİR HATIRASI…
BBP internet sitesinde Önkuzu' nun şehadetinin seneyi devriyesinde yadd edilmesi; bu davanın acizane Zileli bir neferi olarak beni duygulandırdı. Hele hele Kadriye Hanım' nın Dursun Ağabeyimize layık bir kardeş olarak bıraktığı yerden devam etmesi; bize Önkuzu ailesinin kimliğini ortaya koyması bakımından çok önemsiyorum. Bütün Zileliler gibi bende yakınen tanıyorum Önkuzu ailesini ama; Önkuzu ailesinin bir ferdinin Dursun Önkuzu' nun şahsiyetini bütün dünyaya anlatması beni duygulandırdı.
Uzun yıllar önce, Zile' de ikamet ettiğim günlerde, daha sonraki yıllarda başkanlığını yapacağım Ocak'ın düzenlediği gecelerde bende şiir okurdum. Bu görev bana verilirdi. Arkadaşlar benden bir şiir okumamı istiyor. Ancak şiirin içerisinde Önkuzu adı geçtiğinden ve Abdullah Amca da salonda bulunduğundan; gençlik hissiyatı ile acaba okusam mı okumasam mı tereddütündeyim. Sahnede sürekli bana not kağıdı geldiğini gören Ocak Başkanımız İbrahim Özmen, kulise gelerek bana gelen notlarda ne yazdığını sordu. Bende durumu anlattım ve Abdullah Amca' nın da burada olduğunu ve acaba doğru olur mu ? Abdullah Amca bunu nasıl karşılar.... düşüncesi ile tereddüt yaşadığımı söyledim. O' da bir tereddüt geçirdikten sonra, şiirin ezberimde olup olmadığını sordu. Şiir ezberimde idi ve bu notları bana yazan gönüldaşlarım bunu biliyorlardı. Şiir o yıllarda yurtdışında bulunan Ozan Arif' e ait "Unutamam, unutmam" adlı şiiri. Başkan oku dedi. Taşında alın teri, toprağında Naaş-ı olan kendi memleketinde yadd edilmeyecekte, nerede yadd edilecek dedi. Abdullah Amca ile biz ilgileniriz dedi. Buna benzer bir kaç hisli cümle ile kulisten ayrıldı. Sahnedeki sanatçı sanatını icra edip sahneden ayrıldıktan sonra bir sonraki sanatçıyı anons etmeden önce şiiri okuyacaktım. Ve öyle de yaptım. Daha ilk mısrada, isteklerini yerine getirdiğim için ardadaşların sevinçlerini görüyordum. Ama yine de ben kuşkulu idim.

" Anlasanda usul usul anlatsam.
Sana bir Ülkücü Nesil anlatsam.
Nereden başlasam, nasıl anlatsam,
Unutamam, unutamam, unutmam.

Ruhi Kılıçkıran ilk göz ağrımız.
Sonra Özmen' imiz, İmamoğlu' muz.
Önkuzu' muz derken yandı bağrımız.
Unutamam, unutamam, unutmam. "
............................................
Bu dörtlükten sonra Saray Sineması Salonu çoştu. Ancak o çoşkulu salonda Biri vardı ki: Ben sadece O' nu görüyordum. O ağlamaklı bir hal ile, dışarı çıkıyordu. O; Abdullah Amca. Ben binbir türlü düşünce ile acaba doğru mu - yanlış mı yaptığımı çözme eğilimi ile şiiri tamamladım. Sahneden inip, Abdullah Amca ' nın gittiği yöne doğru koşarak salondan çıktım. Abdullah Amca kapının hemen kenarına cezaevi usulü oturmuş, kimbilir oğlu Dursun Önkuzu' nun hangi günlerini düşünüyordu. Ben iyi olup olmadığını sorarken; arkadaşlar, ilgilendiklerini ve benimde rahatsız etmememi , Abdullah Amca' nın biraz yalnız kalma isteğini de beraberinde uyardılar. Ben bir müddet öylece kaldım. Ta ki sahnedeki sanatcının icrasının bitmek üzere olduğunu ve benim sahneye çıkmam gerektiği uyarısı gelene kadar.....
İşte bu yüzden acaba Abdullah Amca' ya Dursun Önkuzu' yu hatırlatmakla iyi mi - kötü mü yaptığımı bilemedim. Bayramlarda en azında bayramlarda çok istememe rağmen bir türlü Abdullah Amca' nın elini öpmeğe gidemedim. Çünki o günü bir daha yaşatmamak için, ve bende bunu görmemek için gidemedim. Ama her fırsatta Dursun Önkuzu' nun kabrine gidiyorum. Rahmetli Annem ve Babam' da o kabristanlıkta oldukları için Zile' de olmamama rağmen sık sık Önkuzu' yu ziyaret ediyorum.
Bilmem nedendir: Sitede Önkuzu' nun şehadetinin sene-i devriyesinde, Önkuzu soyadını taşıyan birinin mektubunu görünce daha önce kimse ile paylaşamadığım bu duyguyu ifşa ettim. O gün o şiiri okumakla Abdullah Amca açısında doğru mu yaptığı mı bilmemekle beraber bugün bunları yazmakla doğru mu yaptığımı bilemiyorum. Ama şunu biliyorum ki : Dünya var oldukça Önkuzu' da var olacaktır.
Önkuzu ailesine selam ve saygılarımı sunuyorum...........

KIZKARDEŞİ KADRİYE ÖNKUZU'NUN KALEMİNDEN:

AĞABEĞİM DURSUN ÖNKUZU
Yıl 1970… Kasım ayının 22. günü… İftar sofrasındayız. Mercimek çorbasını ağabeyimin çok sevdiğini hatırlatıyor, babaannem. Hepimizin gözleri doluyor. Kapı çaldı. Ağabeyimin arkadaşının babası berber Cemal Amca. Babamı istedi. İndi babam. Sonradan öğrendiğime göre: “Öğrenci olaylarında Dursun yaralanmış, hemen Ankara'ya gidelim” demiş. Tabi radyo ve televizyonlar olaylarda ağabeyimin kaçırılarak işkence sonucu öldürüldüğünü açıklamış. Bizim bir şeyden haberimiz yok. Babam haberleri hiç kaçırmazdı halbuki. Tabi daha 19 haberleri başlamamıştı. Televizyonumuz zaten yok o zamanlar.

Babam hemen gitti Ankara'ya evimize akrabalar, komşular, ülkücü camiadan dostlar dolmaya başladı. Tabi anneme ve bize ağabeyimin yaralı olduğunu söylüyorlardı. Ben ozamanlar orta birinci sınıfta okuyordum. Ablam Amasya Yatılı Öğretmen Okulu birinci sınıfta okuyordu. Benim küçüğüm Zübeyde ise ilkokul ikide.

Ertesi günü ablamı getiriyorlar ülkücü hocaları. Ben hala ağabeyimi yaralı hayal ediyor, ona en iyi şekilde bakar, hemşirelik yaparım biricik ağabeyime diyordum. Heyhat!.. yaradanımıza kavuşalı kaç gün olmuş halbuki. Camilerde selalar kendime gelebildim. Bu mahşeri kalabalığın anlamını ancak o zaman idrak edebildim. İki gün sonra cenazeyi getirdiler ülküdaşlarının acılı, hüzünlü tekbirleri arasında. Zile o tarihe kadar öyle bir kalabalık görmemeişti. Otobüslerle Ankara'dan çevre il ve ilçelerden, köylerden akın akın gelen ülkücüler son yolculuğunda birlikte olmak istemişlerdi Şehit Önkuzu'nun ruhuyla. Kılıçkıran, İmamoğlu, Özmen ve Önkuzu… İşte davanın ilk şehitleri. Bu nasıl bir dava idi, nasıl bir mücadeleydi. Bu birçok kısır düşünceli, egoist, maddeci yöneticilerin dediği gibi sağ sol davası değildi. Bu, Türk - Gayrı Türk savaşıydı. Şuuru, kültürü, ruhu ve gönlü ile Türk olanla, hiçbir şeyi Türk olmayanların, gerçek imanı yüreğinde duymayanların savaşıydı.
Daha ortaokul, lisedeyken ülkücü mücadelenin ön saflarında yer almıştı. Zile kalesinin tam karşısında Ü.O.D açılmıştı. Önceleri birkaç arkadaştılar. Sonra çığ gibi büyüdüler, çoğaldılar. Babam sürekli çok ileri saflarda mücadele ettiğini söyler, mesleğini eline aldıktan sonra ne yaparsan yap derdi. Ailenin tek umudu tek dayanağı oydu. O öylesine imanlı, kararlı ve samimiydi ki o günlerde yapılan haksız düşünce, görüş ve davranışlara asla tahammül edemiyordu.

Birkaç önce Süleyman Özmen Y.Ö Okulu'nda şehit edilmişti. Ağabeyim o olayı bizlere göz yaşları içersinde anlatmıştı. Anneme kan lekeleri olan bir ceketini saklamak üzere yıkamamasını tembih ederek emanet etmişti. “Bu kan Süleyman'ın kanı sakın yıkama, mübarek şehit kanı; yarın Allah'ın huzurunda şahitlik edecek inşallah” demişti. Kendisinin de birkaç ay önce söylediği bu sözden sonra aynı kaderi beklediğini nerden bilsin. Ah canım ağabeyciğim.

O bir ülkü deviydi. Hiçbir çıkar gözetmeksizin. Çok büyük ideallere sahipti. Öylesine inançlıydı ki düşüncelerini gerçekleştirmek için elinden geleni yapardı. Milliyetçi, ülkücü çocuklara, gençlere, kızlara milli manvi değerlerimizi kaybetmemeleri için seminerler düzenlerlerdi. Okul derslerinde başarısız olan talebelere ücretsiz matematik, fen kursları verirdi. Maddi imkanları kısıtlı olduğu halde verilen hediyeleri kabul etmemişti. Onu akrabalarımız, arkadaşları mahcup, utangaç, az ve öz konuşan, konuşunca herkes tarafından dinlenip beğenilen birisi olarak tanırlardı. En büyük idealli büyük bir kütüphaneye sahip olmak ve gençlerin hizmetine sunmaktı. Çok kitap okurdu. Eline geçen parayı kitaba yatırırdı. Yaz tatillerinde çalışıp okul masraflarına katkıda bulunurdu. Judo öğrenmişti. Her sabah jimnastik yapar, titizliği ile ablamı yorardı. Namazlarını düzenli olarak kılar, kılamadığı vakitleri küçük bir deftere not ederdi. O zamanlarda Zile'nin yetiştirdiği çok kültürlü, muhterem bir zat olan müftü Arif Efendi'den ders alırdı. Ağabeyimin yetişmesinde büyük bir payı olmuştu Arif Efendi'nin. Ağabeyim İstanbul Yıldız Teknik Üniversitesini kazanmış, kayıt yaptırmıştı. Ama o okula komünistler hakim olduğu için Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okuluna geçmişti. Kader işte. Nereye gitsen değişmiyor.

Ağabeyimiz kız olmamıza rağmen bizlerle çok ilgilenir, büyük bir insan gibi her şeyini paylaşırdı. Kitap okuma alışkanlığım onun sayesinde olmuştu. Yaşasaydı kim bilir ne büyük hizmetleri olacaktı. Ama o birçoklarımıza nasip olmayacak şerefli bir ölümle Rabbimize kavuştu. Hem de öyle bir mertebe ki tam on üç kişi insanlık dışı işkenceler yaparak ulaşılamayacak sabrı, tahammülü, Allah yolunda can vermenin lezzetini tattırdılar. “ Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler,Rableri katında Allah'ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak mızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz şehit olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler.” (Al-i İmran Suresi,169-170. Ayet).

Ruhları Şad, Mekanları Cennet olsun…
Kadriye Önkuzu


Ertuğrul Dursun Önkuzu

İşte olay böyle bir dille lanetleniyor bir de yüce Türk milletine bir çağrı yapılıyordu, işte 25 Kasım 1970 tarihli federasyon çağrısının metni:

"Büyük Türk Milleti!.,

Vatan satıcılar çetesi komünist-Kürtçü, işbirliğinin satılmış beyinleri, milliyetçi, ülkücü bir öğrencimize daha kıydılar.

Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi Dursun Önkuzu 4 günden bu yana hürriyetinden mahrum edildiği Erkek Teknik Yüksen Öğretmen Okulu'nun 4'üncü katından, ciğerlerine hava basıldıktan sonra aşağı atılarak katledilmiştir.

Büyük Türk milleti! Sadece şu bir yıl içinde dört evladını kaybettin Baharettin Dedeşen, Mustafa Bilgi, Mehmet Büyüksevinç ve diğer şehitlerin arkasından sırayla Süleyman Özmen, Necdet Güçlü, Yusuf İmamoğlu ve işte Dursun Önkuzu'da kara toprağa düştü. Üniversiteyi karargah haline getiren kızıllar bir takip görmedi, polis ve jandarma gücüne şahit olamadık... Devletini ve gençliğini koru! Allah Türk'ü korusun ve yüceltsin TMTF"

Ve Dursun Önkuzu'nun babası Abdullah Önkuzu, o günlerde devrin yöneticilerine şu telgrafı çekiyordu:

"Oğlum Türk milliyetçisiydi, ama bunun karşılığında ihanet gördü, polis oğlumun cenazesini Gülveren civarında kaçırmıştır, üstelik bunu da bomba kullanarak yapmıştır. Onu arkadaşları son yolculuğuna taşırken bu engellenmiştir, oğlumu son kez koklatmadılar bana, oğlumun naaşını istiyor, katillerinin de bir an önce bulunmasını istiyorum..."

Önkuzu'nun naaşı her türlü girişime rağmen verilmiyordu ama arkadaşları naaşı polislerden alıyordu. Bunun karşılığında da yüzlerce genç tutuklanıyordu...

Ertuğrul Dursun Önkuzu ile ilgili, Devlet Gazetesinin yayınından:

Yenimahalle Cumhuriyet Savcısı Emin Kilislioğlu, 24 Kasım 1970 Salı günü, Dursun Önkuzu'nun ölümüyle ilgili olarak özetle şu açıklamayı yapar:

"Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu son sınıf öğrencisi dursun Önkuzu'nun 4. kat penceresinden atıldığı ortaya çıkmıştır. Öğrencinin 11 metre irtifadan düştüğü zemin taştır, kendiliğinden atlamasına veya oradan düşmesine imkan yoktur. Pencereden atılmak suretiyle ölmüştür.

Ayrıca, Dursun Önkuzu'nun ölümüyle ilgili bazı öğrenciler nezarete alındı. Olayı yaratanlar, okuldan kaydı silinen solcu öğrenciler olabilir. Bu konunun üzerinde durulmaktadır."

Ertuğrul Dursun Önkuzu'nun katillerini bulmak için seferber olan Ankara Emniyet Müdürlüğü Cinayet Masası ile Birinci Şube ekipleri, şimdiye kadar Akif Atasayan, Ali Kadıoğlu, Adnan Altıparmak, Fikri Ayhan, Sabri Uyar, Erdinç Gündüz adlarındaki öğrencilerin "katil zanlısı" olarak arandığını, İm öğrencilerden Akif Atasayan ile Erdinç Gündüz'ün yakalandığını belirtilir.

Polis selleri Atasayan'ın katil oluğunu ileri sürer ve "durum muhakeme sonundu aydınlığa kavuşacaktır” der ve diğer katil zanlısı öğrencilerin aranmakta olduğunu söyler.

Ertuğrul Dursun Ön-kuzu'nun ölümü ile ilgili olarak Yenimahalle Savcılığında yapılan soruşturma sonunda olaya adı karışan dört öğrencinin tutuklanmasına karar verilir.

Öğleden sonra Savcılık, dosyayı Sulh Hâkimliğine verir ve mahkeme tutuklama kararı alır. Mahkeme, hazır bulunan Akif Atasayan'ı tutuklar. Haklarında gıyabi tutuklama kararı verilenler şunlardır: Adnan Altıparmak, Mehmet Ali Kabakoğlu, Sabri Uyar.

Otopsi yapılan Dursun Önkuzu'nun raporu, 25 Kasım 1970 Çarşamba günü, açıklanır.

Yapılan otopsiye göre, durum kesin olarak ortaya çıkmıştır. Raporda vücuttaki yaraların hem düşmeden, hem de darptan olabileceği, belirtilmiştir.

Hesabını Soracağız

Ülkü Ocakları Birliği yöneticileri, 24 Kasım 1970 Salı günü, bir açıklama yapar.

Yapılan açıklamaya göre, Dursun Önkuzu'nun babasının Ankara'ya geldiğini, cenazeyi bu akşam alacaklarını ve yarın da yapacakları dini merasimden sonra Zile'ye götürecekleri bildirilir.

TMTF Genel Başkanı Soner Karaman, 24 Kasını 1970 Sah günü, bir basın bülteni dağıtır.

Basın bülteninde, Ankara'da Erkek Teknik Öğretmen Yurdu'nun 4. katından bahçeye alılarak öldürüldüğü iddia olunan " öğrenci Dursun Önkuzu'nun öldürülmesinin hesabını sorulacağı" açıklanır

Olayı sert bir dille eleştiren TMTF Genel Başkanı Soner Karaman, cereyan eden bazı olayları da ele alarak şöyle der:

"Üniversitenin açılmasıyla sistemli olarak başlatılan hareketler kısa süre içerisinde bir çok fakülte ve yüksek okullarda derslerin aksamasına sebep olmuştur. Bazı öğretim üyeleri milliyetçi diye yıpratılmaya çalışılmaktadır. Öğrenciler saldırılara uğramakta, dövülmekte ve öldürülmektedir. Bu şartlar altında üniversite ve yüksek okulların açık tutulmasının bir yararı yoktur. Türkiye'de bütün üniversiteler kokuşmuştur. Bu kuruluşların açık tutulmasında artık bir fayda yoktur. Büyük milletimizin kendi eserine ve çocuklarına sahip çıkacağı günler uzak değildir"

Ertuğrul Dursun Önkuzu'nun Cenaze Töreni

Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu yatakhanesinin 4. kat penceresinden atılarak öldürülen Ertuğrul Dursun Önkuzu'nun cenaze namazı, 25 Kasım 1970 Çarşamba günü, komşu il ve ilçelerden gelenlerle ve Ankara'daki ülkücü gençlerin katılmasıyla Maltepe Camiinde kılınır.

Cenaze namazı kılındıktan sonra tabut eller üzerine alınır ve Kızılay yönüne gidilmek istenir. Ancak, polisin Kızılay yönünde yol açmaması üzerine tören aksar. Milli Nizam Partisi Tokat Milletvekili Hüseyin Abbas, polisten yolu açmasını ister ve "komünistlere Kızılay'dan cenazelerini götürme izni verilmiştir. Bu milliyetçi gençler de şehit kardeşlerini Kızılay yönünden götürmeleri haklarıdır. Bu gençler şehit kardeşlerini götürecekler bunlardan kötülük gelmez" der. Polis şefleri, MNP milletvekiline şu karşılığı verir:

"Bize emir verilmiştir. Cenazelerin geçeceği bir güzergah vardır. Kanunlara herkesten önce siz uymalısınız. Maden cenazeyi Kızılay'dan geçirmek istiyorsunuz, buyurun bizim cesetlerimizin üzerinden geçin ve dilediğiniz gösteriyi yapın."

MNP milletvekili Hüseyin Abbas, polis şeflerinin bu sözlerin üzerine, "nizamlara uyanlar suçlu, ötekiler ise hep serbest dolaşıyor" diyerek, yürüyüşten ayrılır.

Yolun açılmaması üzerine Ankara Belediye Başkanvekili Muhlis Şensöz'ün Toplum Polisi Müdürü Yılmaz Sezgin'e yolu açması yolundaki teklifi de Sezgin tarafından reddedilir. Bunun üzerine öğrenciler, iktidar ve polis aleyhinde tezahüratta bulunur, çatışmalar olur.

Öğrencilere, ''Tekbir getirin" diyen Belediye Başkanvekili Şensöz, İçişleri Bakanı'ndan müsaade almak üzere müracaat ettiğini, cevap gelinceye kadar cenazenin bekleyeceğini söylen Maltepe Camiinden inen ana yoldaki trafik, ülkücü öğrencilerle polis yetkilileri arasında uzayan tartışmalar yüzünden tamamen durur. Bu sırada bazı Ülkü Ocaklı gençler, açıklama yapar.

Saat 14.30 civarında Ülkü Ocaklarından Aytekin Yıldırım adındaki bir öğrenci, yürüyüşe dahil bulunan öğrencilere şöyle hitap eder:

"Bizi oyuna düşürmek istiyorlar. Komandolar polise saldırdı dedirtecekler. Yapsınlar, dedirtsinler. Şimdiye kadar ne oldu? Sadece şehid verdik. Mason iktidar ve köpekleri bize pusu kuruyorlar. Polis bizim değil kendi güvenliğini bile sağlayamıyor. Başbakan, Milliyetçi öğrencilerin karşısına çıkıyor. Neden Siyasal Bilgiler Fakültesine ve ODTÜ'ye giremiyor? İktidarı tanımıyoruz. Demirel, kendine güveniyorsa, SBF'ye girsin, ODTÜ'ye girsin de görelim. Bugünün yarını da vardır. Kan ve kemik yığılacak ve o gün Türkiye kurtulacaktır."

Ülkü Ocakları Birliği Basın Sözcüsü Bahri Zorlu, cadde üzerinde bir basın toplantısı düzenler ve şunları söyler:

"Öğrencilerin sınavlara girme güvenliğini bile sağlayamayan bir iktidarı, biz iktidar olarak kabul etmiyoruz. Bizim hareketlerimize mani olmaya Demirel'in gücü yetmeyecektir. İktidar, masonlarla, Maocularla, komünistlerle tam bir işbirliği içindedir. Bunun en güzel örneği ODTÜ'dür. Mütevelli Heyeti üyelerinin iktidar tarafından seçildiği ODTÜ'de öğrenciler silah talimi yapmaktadır. ODTÜ tam bir kaçakçı ve eşkıya yuvasıdır.

Kaç kere yetkililere başvurduksa da ilgilenmediler. Bu şikayetlerimizi yaptığımız bir yetkili, bize 'sizin de silahlarınız var. Sizin silahlarınız yok mu? Siz de gidin onları vurun' dedi."

Maltepe Camii'nden Kızılay'a giden yolun açılması için sokak ortasında bekleyen ülkücü gençler, üç saat boyunca, ilahiler ve Bozkurt marşları söyler.

Bu sırada, 4 askeri GMC ile jandarma birliği kortejin önünden geçerek ara sokakta park eder. Bunun üzerine Ülkü Ocakları Birliği adına açıklama yapan Zorlu, "bizi ordu ile karşı karşıya getirmek istiyorlar. Arkadaşlar, direnmeyeceğiz, şehidimizi gönderip sessizce dağılacağız" diyerek, korteje dahil gençleri ikaz eder.

Daha sonra, ülkücüler, cenazeyi polisin tespit ettiği güzergahtan götürmeye razı olur. Budan sonra, cenaze arabası, Önkuzu'nun memleketi olan Tokat'ın Zile Bucağına götürülmek üzere yola çıkar.

Cenaze gittikten sonra öğrenciler dağılmaz ve Sıhhiye üzerinden Ulus'a doğru yürümeye başlar. Yürüyüşler sırasında iktidar ve Başbakan Süleyman Demirel aleyhinde devamlı tezahüratta bulunan ülkücüler, Radyoevi'nin önünden geçerken "kahrolsun Moskoflar", "Başbakan Süleyman istifa", "Menteşe istifa" diye bağırır.

Bunun üzerine polis, çok sayıda göz yaşartıcı bomba kullanır. Polisin saldırısı sırasında öğrencilerden yaralananlar olur, bu sırada olay yerinden geçmekte olan Emine Sardu adında 53 yaşındaki bir kadın da başından yaralanarak hastaneye kaldırılır.

Türk Ocağı önünde çatışmaların devam ettiği bir sırada, bir grup öğrenci tarafından Zile'ye götürülmekte olan cenaze, Site Öğrenci Yurdu yakınlarına geldiğinde, cenazeyi yurda götürmek isteyen öğrencilere Polisler şiddet kullanarak engel olur.
Polis, 5 kişiyi gözaltına alır. Gözaltına alman şahıslar şunlardır:
Mehmet Sakarya (Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi),
Alparslan Aslan (Ankara Tıp Fakültesi 2. sınıf öğrencisi),
Mehmet Tuncay (Fen Fakültesi öğrencisi),
Mehmet Kaçan (Kadın berberi),
Cengiz Kalkan (şoför),
Mehmet Kural (Tapu Kadastro Okulu öğrencisi).
Ankara'dan Zile'ye götürülen Dursun Önkuzu'nun cenaze törenine;
Ankara Ülkü Ocakları Birliği,
Trabzon Ülkü Ocakları Birliği,
Zile, Turhal Samsun, Niksar, Amasya, Tokat Genç Ülkücüler Teşkilatları,
Tokat Öğretmen Okulu,
Zile Sanat Enstitüsü,
Amasya Kız ilk Öğretmen Okulu,
Ticaret ve Sanayi Odası,
Zile Belediyesi,
Zile Turizm Derneği,
Zile esnaf Kefalet Kooperatifi,
Zile Gençlik Teşkilatı,
Ülkücü Öğretmenler Sendikası,
Milliyetçi Öğretmenler Birliği,
Turhal Belediyesi ile Zile'ye yakın vilayet ve kazalardan binlerce kişi katılır.
Dursun Önkuzu'nun Zile Camii'nde kılman cenaze namazından sonra İstasyon Caddesi'ne doğru yürüyüşe geçilir ve mehter marşları söylenerek Zile Meydanı'na gelinir. Türk bayrağına sarılı tabutun başında Dursun Önkuzu'nun babası Abdullah Önkuzu, alanda bulunan onbinlece kişiye şunları söyler:
"Oğlum, Atatürk memleketi siz gençliğe emanet etmişti. Sen, bu emanete sahip çıktın ve bu yolda Türk milletinin baş düşmanı moskoflar tarafından katledildin. 60 sene yaşayıpta esaret içinde ölmektense yirmi yıl yaşayıp hürriyet içinde şehit olmak daha iyidir..."
Şehidimize Allah'tan rahmet diliyor, geride kalmışlarına da hayırlı uzun ömürler diliyoruz.

Kaynak: Destanlaşan Ülkücü Hareket

ERTUĞRUL DURSUN ÖNKUZU ÜLKÜCÜ HAREKETİN BAYRAKLAŞAN İSMİ
 Zübeyde Önkuzu, Samiye Önkuzu, Kadriye Önkuzu
Bir hilal uğruna verilen onurlu mücadelenin canlı tanıkları onlar.
Ülkücü şehitlerden Ertuğrul Dursun Önkuzu,nun kardeşleri geçtiğimiz hafta Ahmet Yılmaz,ın davetlisi olarak Marmaris,e geldiler. Kardeş Önkuzular Zübeyde Önkuzu, Samiye Önkuzu, Kadriye Önkuzu ve ortanca kardeş Kadriye Önkuzu,dan biricik kardeşleri Ertuğrul Dursun Önkuzu,nun her zaman gururla anlatılacak hayat hikayesi.

Kuzular koç olacak,
Toy, düğün , göç olacak,
Bu yıl ki kuzuların
Adları ÖÇ olacak!

Lezzet Uzmanları Zilede Köme Batırdılar

Anadolu mutfağının önemli isimlerinden, birçok ulusal kanalta tv
programı yapan, gazetelerde Anadolu mütfak ve yemek tarifleri yapan
ünlü gurme gazetecisi ELİF KORMAZEL yine ünlü mutfak dergisi
FoodinLife Genel Yayın Yönetmeni Gökmen SÖZEN ve Türkiyenin en büyük
restoran zincirinin patronu Tahi ÖZTAN ve Anadolu Halk Mutfağı Derneği
Başkanı Adnan ŞAHİN Zileye gelerek incelemelerde bulundular.

Foodinlife genel yayın yönetmeni GÖKMEN SÖZEN " Zile Belediyesi ve
Anadolu Halk Mutfağının ortaklaşa yaptığı Anadolu Mutfakları ve
Pişirme teknikleri merkezi Türkiye'' de farklılık yaratacak bir proje
olduğu gözüküyor. Zile Konağına yapılan Pişirme Teknikleri merkezi
farklı bir yapısıyla bir akademiye dönüştürülmüş Projede pişirme
teknikleri alanı, Mutfak eğitim merkezi, seminer salonu, Ar - Ge,
Mutfak Arşivi ve Kütüphanesiyle farklı bir değer katmış ortaya Zile'
dede yapılması Turizm Gastronomisi açısından büyük değer oluşturyor."
dedi.

Elif KORKMAZEL de Zile mutfağı Anadolu mutfakları arasında önemli yeri
var. Zilenin gurme turizmine açılması gerekli onedenle belediyece
yapılan Anadolu pişirme teknikleri merkezi çok önemli bir proje. B u
projenin faaliyete geçmesi ile tüm dünyadaki gurmeler Zileye
geleceklerdir.Gurme yani yeme içme sektörü ekonomik krizden en az
etkilenen sektördür. Bu nedenle bu işe Zilelilerin sahip çıkması
gerekir" dedi.

Gelen misafirler ÖZKALELİ Aş de Atay kömede incelemelerde bulundular.
Ayrıca Zile Tv dede bir programa katılan misafirler " Zile kömesi,
zile bez sucuğu, Zile pekmezi, tatlı şıra tarhanası, turşulu patlıcan
yemeği, üzüm turşusu ile bu kadar renkli bir mutfak dünyaya
tanıtılmalı" dediler.

Necmettin Eryılmazın Haberi

Hoşçakal Zile ve Hoşçakalın Zileliler...

Üç yıllık Zile'deki görev süresi artık sona erdi.
Datça'dan Zile'ye tayinimiz çıktığında daha önce hiç görmediğimiz bir yere gelmenin tedirginliğini taşıyorduk. Hatta eşim, Zile'yi Datça gibi kesinlikle sevemeyeceğini ve buraya alışamayacağını bana söylediğinde ben kendisine buradan da çok zor ayrılacağımızı ve giderken ağlayarak ayrılacağını kendisine söylemiştim. Nitekim Zile'den ayrılma zamanı geldi ve ben haklı çıktım!...
Zile'ye ilk geldiğimizde sevgili oğlumuz Aslan bir yaşında idi ve sevgili kızımız Handan henüz dünyaya gelmemişti.Artık Aslan beş yaşına girdi ve Zile'de görev yaparken hayata merhaba diyen Handan'ımız da iki yaşına yaklaştı. Bizim Zile'deki en önemli kazanımlarımız öncelikle dünya tatlısı çocuklarımız oldu.
Zile bunun yanında bizlere çok önemli dostlar kazandırdı. Sıklıkla yer değiştirmemiz gereken bir görevimizin olması taşınmanın ve yeni bir çevre oluşturmanın tüm zorluklarını bize yaşatsa da aynı zamanda çok değerli insanlarla tanışma ve dost olma mutluluğunu yaşamamızı da sağladı. Eğer Zile'ye atanmamış olsaydık bu dostlarımız ile tanışmamız pek mümkün olmayacaktı.
Gerek ben, gerekse eşim çevremizdeki insanlara sıfatları,görevleri veya zenginliklerinden ötürü değil sahip oldukları insani değerlerden ötürü değer vermekteyiz.Belki bu hayat anlayışımız bize hayatımızda güçlü dostluklar kurmamızı sağladı.
Bizler de ne kadar şanslıyız ki hep iyi insanlarla karşılaştık.Benim için Konya/Ereğli'de Nihat Ersoy, Datça'da Zihni Gür ve Zile'de İsmail Küçükali gibi can dostları ve değerli aileleri olmasaydı hayat bizim için çok daha zor olurdu. Çamlıhemşin memleketim sayıldığı için orada zaten pek hasret çekmedik.
Zile'deki görev sürem içerisinde öncelikle; özveri ile çalışan ağır ceza mahkemesi, adalet komisyonu ve ilçe seçim müdürlüğü personellerine, tüm zile adliyesi çalışanlarına teşekkür ederim.
Zile Adliyesi'nde birçok şeyi paylaştığımız meslektaşlarıma, da dostluk ve samimiyetlerinden ötürü teşekkür ederim.
Yine yargının bir ayağını oluşturan tüm Tokat Barosu avukatlarına mesleki nezaketleri ve anlayışlarından ötürü teşekkür ederim.
Ayrıca aynı sitede oturmaktan mutluluk duyduğumuz tüm sayfiye sitesi sakinlerine, dostluk ve arkadaşlıklarını esirgemeyen Zile Meslek Yüksekokulu ve Zile Dinçerler Turizm Yüksekokulu'nun tüm çalışanlarına, Zile'de bana memleket hasreti yaşatmayan değerli hemşehrilerime, Zile'de birlikte çalıştığımız tüm kamu çalışanlarına , tüm Zile, Turhal ve Tokat halkına , özellikle çocuklarımıza kendi çocukları gibi bakan Dilber Hanım ve Mehmet Bey'e teşekkür ederiz.
Artık bundan sonra ülkemizin önemli ve güzel şehirlerinden Van'da görev yapacağız. Van'da da aynı duyguları yaşayacağımız ve aynı çalışma ortamına sahip olacağız inancındayız. Van'da daha önce tanımaktan onur duyduğum birçok meslaktaşım ile bereber çalışacak olmanın mutluluğunu şimdiden hissetmekteyiz.
Zile'de görev yapmak ve Zile!lileri tanımak çok güzeldi.

Hoşçakal Zile ve Hoşçakalın Zileliler...
Fatih AKSOY
Zile Ağır Ceza Mah. Başk.

...... http://www.fatihaksoy.com.tr/ Alıntıdır.

EFSANE VALİ

Sayın rahmetli vali Recep Yazıcıoğlu?nu çocukluğumdan beri tanır ve katılabildiğim konferanslarına bizzat katılır, katılamadıklarımı televizyon ekranlarından takip ederdim. Aynı ilçeden olmamız ve babamla olan aile dostlukları nedeni ile de kendisi ile bizzat tanışma mutluluğunu da yaşadım.
Devleti temsil eden istisnai bir görev olan valilik makamında olmasına karşın çok alçak gönüllü bir insandı. Herkesin halini hatırını sormaya, herkesle bir şeyler paylaşmaya çalışırdı.
Karadeniz?li olmanın tüm niteliklerini taşıyan bir insandı. Dürüst, çalışkan, cesur, düşüncelerini çekinmeden açıklayan ve bu düşüncelerini herkesle paylaşan birisiydi.
Çocukluğumda ve öğrencilik yıllarımda hep onun fikirlerini, hayata ve devlet anlayışına getirmeye çalıştığı yenilikleri takip ederdim. Benim yetişmemde ve hayat ufkumun oluşmasında sayın valimin felsefesinin ve yaşam tarzının önemli payı vardır. Televizyondaki tartışma programlarını izler ertesi günü sınıf arkadaşlarımız ile bu fikirler üzerine tartışırdık. Sayın Vali?mizin düşüncelerinin ve yaklaşımlarının ne kadar doğru olduğunu anlatır, ancak devlet yapısı içerisinde bu anlayışın yerleşmesinin zor olacağı konusunda ortak kanaate varırdık. Birisi bu anlayışı ve fikirleri ileri sürmeli ve yıllardır değişmeyen bazı anlayışlar artık değişmeli idi. Bu kişi rahmetli Recep Yazıcıoğlu idi.Sayın Valimiz sadece fikir ve düşünce beyan etmez aynı zamanda bu düşüncelerini bizzat uygulardı.
Toplumumuzda bazı meslek gruplarına biçilen davranış biçimleri vardır ve bu mesleklere mensup insanların kendileri için öngörülen davranışlar dışında davranışlar sergilemesine toplumumuz pek alışık değildir. Örneğin bir Valinin spor yapması, bir hakimin bir düğünde oyun oynamasına toplumumuz pek alışık değildi. Ama artık bu anlayışın tamamen olmasa da önemli ölçüde değiştiği gözlemlemekteyim. Toplumumuzda bu anlayışın değişmesinde hiç kuşkusuz rahmetli Recep Yazıcıoğlu öncülük etmiştir. Benim çocukluğumda rahmetli Vali?nin yaptığı sporlar televizyonlardan sanki çok olağandışı bir durum gibi lanse edilmiştir.Ama artık günümüzde valiler futbol oynamakta, rafting ve sörf yapmakta, tenis oynamakta olup toplum tarafından yadırganmamakta, bilakis takdir edilmektedirler. Bu anlayışın oluşmasında sayın Recep Yazıcıoğlu?nun öncülük ettiği kuşkusuzdur.
Sayın Valimizin sporcu kişiliği, birçok özelliğinden sadece birisidir. Her şeyden önce iyi bir yönetici, iyi bir devlet adamı idi. Ülkemize farklı bir yöneticilik anlayışı getirdi.Bu anlayışı onun, halkın gönlünde çok farklı bir yer edinmesini sağladı. Bu tarzı kesinlikle yapmacık değil, hissettiği doğal haliydi..
Sayın Valimiz aynı zamanda memleketi Trabzon?u seven ve fırsat buldukça gelmeye çalışan bir insandı.Ayrıca doğduğu topraklarda yaşayanların kalkınması, insanlarının birlik ve beraberlik içerisinde olmasından mutluluk duyardı. Bu amaç kapsamında babamın da aralarında yer aldığı İstanbul Köprübaşı Kültür ve Yardımlaşma Derneği?nin de kurulmasına öncülük etmiş ve kurucuları arasında yer almıştır.
Çocukluğumda sayın Vali?nin halk arasına kimliğini saklayarak girdiği ve bu şekilde yaptığı gizli ve habersiz denetimleri efsane gibi anlatılırdı. O yaşlarda anlatılanların bir kısmına inanmakla birlikte bir kısmının insanlar tarafından abartıldığını düşünürdüm. Bizim toplumumuzda abartma, olduğundan farklı yorumlama yapıldığı da gerçektir.
Hakim olarak göreve başlayıp dördüncü görev yeri olarak Zile ilçesine atandığımda sayın Valimiz ile ilgili anlatılanlara bizzat tanık oldum. Tokat?ta yaşamaya ve sayın valimiz ile ilgili yaşananları ve yaptıklarını dinlemeye başlayınca çocukluğumda duyduklarımdan çok daha fazlasını yaptığını ve Tokat?lılar tarafından çok sevildiğini bizzat gördüm. Yaptıkları dizi film haline getirilen ülkemizin ilk ve tek Vali?si olmuştur. Tokat?lılar sayın valimiz ile aynı ilçeden olduğumu öğrendiklerinde ben daha bir şey sormadan Vali bey ile ilgili bir anılarını kendileri anlatmaya başlıyorlardı. Bazı Tokat?lıların evinde, aradan onca sene geçmesine karşın rahmetli Vali bey?in fotoğraflarının duvarlarını süslediğini gördüm. Benim bu anlattıklarım Tokat?a yaklaşık 70 km uzaklıkta olan Zile?de tanık olduklarımdı. Hiç kuşkusuz görev süresince fiilen yaşadığı Tokat il merkezinde halkın rahmetli valimiz ile bu tür paylaşımları çok daha fazladır.

Benim doğduğum ilçe olan Trabzon?un Köprübaşı ilçesine bağlı Yılmazlar köyünde doğan rahmetli Vali?miz ile yine aynı köyde doğan rahmetli Adnan Kahveci ülkemize yeni bir ufuk açmışlardır. Ne mutlu bizlere ki ülkemiz böyle büyük iki insan görmüştür. Ne mutlu bana ki her iki büyük insan ile aynı ilçedenim ve her iki insanı da bizzat tanıma fırsatı buldum.Her iki devlet adamı ile her zaman gurur duydum.

Yine benim için mutluluk verici bir olay da rahmetli Valimin çalıştığı Tokat?ta çalışmak bana da nasip oldu.Tokat?ta edindiğim izlenim rahmetli Valimin Tokat?ta her zaman sevgi ile anılacağıdır. Ruhu şad olsun?

Fatih AKSOY
ESKİ Zile Ağır Ceza Mah. Başk.
Yayın : Kümbet Dergisi

Zile'de Hamam Kültürü

Tepsi tepsi börekler, zeytinyağlı dolmalar; envayi çeşit meyve, şekerpare, reçel, şerbet ve göbek taşına oturmuş şarkı söyleyen etli butlu kadınlar. Tabi ki hemen zihinlerimizde kadınlar hamamı canlanıyor. Anneleriyle beraber hamama gelen erkek çocukların büyüdükleri için artık kadınlar kısmına giremeyecekleri düşünüldüğünde, diğer kadınların hep bir ağızdan eğlenceli bir şekilde "haftaya kocanı da getir hanım!" sözleri.
Zile'de kadınlar ve erkekler yıkanmak için hamama giderdi. Perşembe akşamları hamama gitmek, bayramlardan önce arife gecesi hamamların sabaha kadar açık olması –ki bu günümüzde de devam ediyor- gibi gelenekler vardı.
Kadınlar öyle görkemli ve gümbürtülü, öylesine cümbüşlü eğlenirlermiş ki, hamamın temizlenmesi saatlerce sürermiş tabi hamamı temizleyen erkekler pek bir şikâyet edermiş. Yine evlilik çağına gelmiş genç kızlar, önce hamamda görücüye çıkarlarmış.Vücudunun herhangibir yerindeki kusur sayılabilecek gözlemler damatlık oğlanların anaları tarafından burada tespit edilirdi.
Sıcaktan al al olmuş yanaklarıyla kadınlar uzanır göbek taşına… Börekler açılır akşamdan, tatlılar hazırlanır, şerbetler konur taslara… Şarkılar yükselir hep bir ağızdan, keyifli sohbetler edilir… Hep bir sebep bulunur bu güzelliği paylaşmaya…
Aydınlık ve geniş bir mekânın ortasında, elli dereceye varan sıcaklıkta, günün yorgunluğunu iri kıyım tellağın kesesi ve ovuşlarıyla geride bırakan bedenler... Dört yanı çeviren işlemeli mermerden duvarları ve yüksek kubbeli yapısıyla sadece temizlenilen bir yer değil, toplumsal hayatın vazgeçilmez bir parçası… Tellağı, natırı, külhanbeyi ile yaşayan ve kuşaklar boyu aktarılan bir kültürün simgesi... Birçoğumuzun çocukluk yıllarında tanıştığı haz…

Zilede hala 3 çalışmakta olan 6 adet hamam vardı. Bunlar
Yeni Hamam
Tekke Hamamı
Huzur Hamamı
Şehir Hamamı
Küçük Hamam
Işık Hamamdır.

Hamamın insan sağlığına yararı çoktur. Uzun süre kalmamak kaydıyla, sıcak su ve sabunla yapılacak temizlik için en uygun yer olan hamamda, terleyen vücudun, lif ya da keseyle ovularak yıkanması, kan dolaşımını hızlandırdığı için rahatlatlık hissi verir.
Türk hamamı başlıca üç bölümden oluşur:
Soyunma yerleri: Geniş bir sofa ve bunun çevresinde bölmeli sekiler bulunur. Yıkanan kimseler, bu sekilerde uzanıp dinlenirler.
Yıkanma yerleri: Soğukluktan geçilerek girilir. Burası da bazı bölümlere ayrılır.
“Kurna başı” denilen, herkesin teker teker yıkandığı yer;
“halvet” adı verilen, kapalı ve yalnız başına yıkanma hücreleri;
“göbek taşı”. Göbek taşı,bir de üzerine uzanıp ter dökülen hamamın mermer kaplı zemininden daha yüksek yapılmıştır ve çeşitli geometrik şekillerde olabilir.
Isıtma yeri (külhan): Hamamın altında ateş yanan yerdir. Alev ve duman, mermer zeminin altındaki özel yollardan, duvar içlerinden geçer,
"tüteklik" adı verilen bacadan çıkar.

Türk Hamamına Özgü Terimler:
Külhan: Hamamların ısıtıldığı, kapalı ve geniş ocak
Sıcak halvet: Külhanın üstü
Soğuk halvet: Külhana uzak olan yer
Natır: Müşteriyi yıkayıp keseleyen kadın çalışan
Tellak: Müşterileri yıkayıp keseleyen erkek çalışan
Peştemal: Örtünmek için kullanılan ince dokuma
Takunya: Hamam terliği

İsmail YAMAN - Zile Dışında bir hemşehrimiz

17 Ağustos 1971 tarihinde Zile’de (TOKAT) doğdum. Orta ve lise
eğitimlerini TED Ankara Koleji’nde tamamladıktan sonra 1992 yılı ÖSYS
sınav sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte kendimi Uludağ Otobüs
firmasından Bursa’ya otobüs bileti alırken buldum. Uludağ Üniversitesi
iktisadi ve idari Bilimler Fakültesi Maliye Bölümü’nü kazanmıştım. lk yıl
Görükle kampüs içindeki yurt deneyiminden sonra Altıparmak’tan
Heykel’e arşınlanan öğrencilik yıllarımı 1997 noktalayarak. Garanti
Yatırım Menkul Kıymetler A.Ş.’de değerli kurucumuz ismail BAYDAR’ın
ekibinde iç Kontrol Uzman Yardımcısı olarak meslek hayatıma
başlamıştım.
1999’da araya giren kısa askerlik sonrası yine Garanti Yatırım Operasyon Bölümü’nde göreve
devam ettim. 2002 yılı kriz sonrası çetin bir kıştan sonra gelen bahar mevsimi gibi oldu Sevgili
eşim Bilge ile tanışma ve evlilik .
2005 yılında ülkemizin ikinci borsası olan zmir Vadeli işlem ve Opsiyon Borsası’nın açılışı ile
Garanti Bankası Yatırım Bankacılığı’nda göreve başladım. Halen Garanti Bankası Yatırım
Bankacılığı Şubesi’nde Vadeli işlemler ve Bono Yönetmeni olarak çalışmaktayım.
Ek iş olarak 2007 yılında sevgili oğlum Çağan’ın aramıza katılması ile Çekirdek Aile A.Ş.’de bir yıla
yakın bir süredir “Baba” olarak görevimi sürdürmekteyim.
Tabi bu süre içerisinde sadece finansçı olarak yaşamanın yetersiz olduğunu düşünüp tiyatro ve
müzikle amatör olarak ilgilendim. Bakırköy Kültür Merkezi ve Bahçelievler Kültür Merkezi gibi
oluşumlarda oyunculuk eğitimleri aldım. Son olarak Kadıköy Açıkça Tiyatro Topluluğu’nda
oyunculuk eğitimini tamamladıktan sonra yönetmenliğini Sertaç AYVAZ ‘ın yaptığı “Sorunu
Olmayan Adam” adlı kısa filmde rol aldım.
Öteyandan , mümkün olduğunca gömlek-kravatı gardropta tutmanın bir başka yöntemi
olan motosiklet sevdamın artık ortaya çıkmasına engel olamadım. Son birkaçyıldır da gerek
bireysel gerekse grup olarak kısa-uzun gezilerle ve yakın zamanda kuruculuğunu yaptığım
Garantili Motorseverler grubu ile iki tekerlekli hayatımız devam ediyor...
Saygılarımla,
ismail YAMAN
BİMED istanbul Eski Yön.Kur. Üyesi

Zilede Ramazan Çöreği ve Pidesi

Son yıllarda Ramazan ayından, Ramazan ayına ortaya çıkan nostaljik Zile çöreği artık unutulmaya başladı. Çok değil bundan 25- 30 yıl öncesine kadar aranan sofraların vazgeçilmezi olan Zile çöreklerini bu günlerde nerede ise yaşlılar dışında bilen kalmadı.

Bu günlerde tek cins olarak üretimi yapılan Zile çöreği nohut mayası ile mayalanır çeşitli boyutlarda imal edilir, herkes tarafından çok sevilirdi. Sadece Zileye özel olan bu ürünümüzü Tek çeşit de olsa imal ederek unutulmamasına çalışanları bunu devam ettirenleri kutluyoruz.

Okul kantinlerine şimdiki tost sandviç hamburger gibi yiyecekler girmeden önce, Okul önlerindeki satıcıların tablalarında simit ile birlikte küçük Zile çörekleri satılır çocuklar çok severdi.

Bilhassa Ramazan aylarında en itibarlı iftarlık olarak kabul edilirdi. Gelin olacak kızlara hediye olarak gönderilirdi. Üzerine bir çubuğa bağlı horozlu şeker dikilerek oruca yeni başlayan çocuklara ilk oruç hediyesi olarak verilir, Misafirlere ikram edilir, uzaktaki yakındaki dostlara hediye gönderilirdi.

Son yıllarda Tokatlılar Zile’den aldıkları Zile Çöreğini kendilerince çeşitli biçimler vererek imal etmeye çalışıyorlar. çeşitli şekiller vererek, katkılar ilave edilerek değişik tatlar elde etmeye çalışıyorlar. Hiçbir zaman Zile de imal edilenin lezzet ve rayihası tutturulamıyor. İyi de yapıyorlar.

Zile Çöreği keşfedilirse paskalya çöreği gibi ünlü pasta, çörek çeşidi olabilir. O şimdi Zile de kendisi ile ilgilenip keşfedecek, Türkiye ve dünyaya mutfaklarına tanıtacak, Pasta ve Yemek uzmanlarını Fırın ve mutfak gönüllülerini bekliyor.

Hulusi Serezli

Zile'de Eda Edilen Haç

Zile'de Kıyı Mahalle'de, derme çatma küçücük kapısı bir çöplüğe bakan bir fakir ev vardı. Bir yaşlı kadın, yarı kötürüm yarı hasta ama hep başkalarının derdinden dertli, başkalarının acısından acılı bir yaşlı kadın bu fakir evde otururdu. Oğlu demirciydi.
Kadının demirci olan oğlu evlenmemişti. Üç kuruş kazandıysa üç kuruş; beş kuruş kazandıysa beş kuruş - ne geçerse eline - yarısını bir köşeye saklardı. Öteki yarısıyla da anasının ve kendisinin - eğer arttıysa kalanıyla da kendilerinden daha yoksul kişilerin - karnını doyururdu.

Yıl 1783 idi. Ve sıcak bir yaz Zile'yi kasıp kavuruyordu. Ekinler kurumuş, susuz damarlarını çatlatmıştı. Ağaçlarda bir dirhem yeşillik yoktu.

Demirci, anasından o yaz sıcağında izin istiyordu; sanki o da, o yapraklardaki bir dirhem yeşillik gibiydi. Uçmağa hazırdı, uçacaktı; uçuyordu. Hac'ca gidecekti! Bütün bir ömür boyu biriktirdiği paralar tamamlanmıştı.

Anası "Peki..." dedi; "Sen beni düşünme. Bu, hak yolculuğudur. Seninle gelmek isterdim, ama görüyorsun halimi, gelemem. Fakat yüreğim bütünüyle seninledir...."

Demirci, anasından helâllik dileyip, o fakir evden ayrıldı. Hazırlığı zaten azdı bütün yükü gönlünde, o avuç içi büyüklüğündeydi. Yüreğinde onların ne hazırlığı olabilirdi? Hemen yola çıktı, ama, daha son evlerden henüz uzaklaşmamıştı, ekini iyice yanıp kavrulmuş, bir bahçenin önünden geçiyordu. Birden irkildi. Bir yaşlı ve yorgun sesin, Tanrı'sına yalvardığını duydu.

"Tanrım, görüyorsun, ekinimde hayır yok. Borçluyum da üstelik. Yaşlı ve yorgunum, hastayım da. Bu halde ölürsem borçlu öleceğim. Sana borçlu kalmaktan korkmuyorum; fakat kul borcundan utanıyorum. Huzuruna kul borcuyla gelirsem?... Yerin dibine geçerim. Çare... ? Tanrım buna bir çare?....

Demirci, adım atamadı. Bir an kımıldayamadı da. Sonra yavaş yavaş adama yaklaştı. Borcunun miktarını sordu usulca. Adam, donup kaldı, kekeledi, şaşırdı. Fakat büyük bir umutla demircinin ellerine sarılıp borcunun miktarını söyledi. Korkunçtu... Adamın söylediği miktar, demircinin cebindeki paranın tamamı kadardı.

Çıkarıp verse olduğu gibi, bütün parasını adama verse, Hac'ca gidemeyecekti. Hac'ca gitse, adama hiç bir şey veremeyecekti. Ama uzun uzadıya düşünülecek zaman da değildi. Cebindeki keseyi yavaşça çıkarıp demirci adama uzattı. "Al..." dedi; "Bu para senin için biriktirilmiş demek ki..."

Adamın tutulan dili ve şaşıran gözleri önünde uzaklaştı. Artık Hac'ca gidemezdi. Geriye anasına da dönemezdi. Bir ıssız vâdiye çekildi ve orada bütün hac süresince bekledi. Günler ve geceler boyu gözlerini yumup, kendisini kutsal topraklarda sandı..." LEBBEYK".... çağırdı.

Hac süresi bitmişti. Hacılar, yurtlarına, yuvalarına dönüyorlardı. Demirci de vâdiden ayrılıp evine döndü. Fakat... fakat o yoksul evinin yoksul kapısı yemyeşil idi... pırıl pırıl... nûr içindeydi.

Ve Hac'dan dönen Zileliler daha evlerinin kapısını çalmadan, gelip Demirci'yi kutladılar. Çünkü orada, Arafat'da; milyonlarca hacının içinde, yüzü nurlu ve pırıl pırıl, başının üstünden hiç eksik olmayan bir gölge bulutu ile dolaşan tek hacı olarak onu, Demirci'yi görmüşlerdi.

İstanbuldaki ZİLELİ Ermeni Hemşerilerimiz

Geçen hafta İstanbulda platform üyelerimizden Bekir ALTINDAL ve Abdullah
DEMİRÇAL ile birlikte önemli görüşmelerde bulunduk. Bunlardan birisi 1966
yılında Zile den ayrılan ve Ermeni cemaatinden hemşerimiz BEDROS ÜŞENMEZ ile
oldu. Bedros Bey aradan geçen 40 yıla rağmen Zileliliğini hiç kaybetmemiş
bir hemşerimiz. Kendisi sektöründe rakipsiz olan bir şirketler zincirinin
patronu. Bizi çok samimi karşılayan hemşerimiz ile yaklaşık 3 saat boyunca
Zile den konuştuk. Zaman zaman duygulanarak gözleri dolan Bedros Bey " ben
Zileliyim, hiçbir zaman ne İstanbullu nede başka bir yerli oldum.
Çocuklarıma sorun hiç biri Zileyi görmemelerine rağmen Zileli olduklarını
söyleyeceklerdir.Evimde haftada en az birkez bat yapılır, mercimekli plav
patlıcan tavası değişmez yemeklerimizdendir.Bakın telefonumda Zile kalesinin
resmi var. Ben en kısa zamanda Zileye geleceğim çünkü hanım beni
sıkıştırıyor." Dedi
Eşini telefonla arayan Bedros ÜŞENMEZ telefonda eşi ile bizi görüştürdü. Eşi
Armağan hanımefendinin söylediklerini aynen aktarıyorum. " kırk yıldır Zile
geliniyim, yemeklerini bilirim, zileye gelmeyi çok arzu ediyorum. Hemen
hergün evimizde Zileyi yaşıyoruz.Hemşerilerime selam götürün en kısa zamnda
geleceğiz" dedi.
Bedros Bey çocukluk arkadaşlarını sayarken Gazanfer ÖZEN den bahsedince
Gazanfer Agabeye sürpriz yapıp telefonla aradık. Telefonda çok duygulu anlar
yaşayan ve 40 yıldır görüşmeyen 2 arkadaş buluşma kararı aldılar.Bedros Bey
Zilem için ne yapmam gerekiyorsa emrinizdeyim. Orası benim vatanım orda
doğdum büyüdüm.Çok özledim.Burada Zileden göç eden önemli Ermeni
hemşerilerimiz var sizleri onlarlada tanıştıracağım" dedi
Yiğeninin düğünü olması nedeni ile Kızılcahamam toplantısına katılamadığı
için çok üzgün olduklarını belirten hemşerimize zileden getirdiğimiz köme ve
pekmezi ikram ettik.